Erken kalkma zorunluluğu insan uygarlığının sonu olacak. Yakarsa dünyayı uykusuzlar yakacak. Bir gün artık bu saçmalığa dayanmayacağız.

‘Uykusuzlar hareketi’ olanca gerçekliğiyle her sabah aklımda büyüyor. Kumrular caddesinde birbirinden asık suratlar, birbirinden ezik sabah mideleri, her sabah aynı kokan poğaçalar. Her sabah bir öncekinden daha kötü kokan şehir…

Dolmuş duraklarında henüz hiç kimsenin ezilmemiş olması mı, bunca insanın bunca mutsuzluğa rağmen her gün burada işe gitmek için buluşuyor olması mı daha inanılmaz kestiremiyorum.

İşte bir dolmuş dolusu mutsuz insanız. Berbat bir radyo programını dinleyerek poğaçalarımızı kemiriyoruz. Uykusuzlar hareketi olanca umuduyla geride, Kumrular’da kaldı. Şimdi en büyük meselem işe yine, bu sabah da, bir kez daha geç kalmış olmak. Sanırım bu üst üste 162. geç kalışım falan olacak.

‘Günaydın’ı ağzımın içinde dolandırarak masama yürüyorum. Her sabah benden erken gelip her akşam benden geç çıkan iş arkadaşlarım çoktan sabah kahvelerini yarılamışlar.

Otoket açılırken hemen arka pencerede gmail, twitter, grooveshark yerini almalı. Gün içinde olsa olsa on dakika göz atılacaksa da hemen oracıkta olmalılar. Bu ofisin benim başlangıcım ve sonum olmadığını, dışarıda aslolan hayatın sürüp gittiğini bilmeliyim. Hassas bir denge, incecik bir bağ kurmalıyım, ne patron bunun farkında olmalı ne de polis.

Patronlarım, küçük patron ve büyük patron. Oldum olası isim koymada iyi değilimdir.

Küçük patron, ufacık bir yere özenle istiflenmiş 6 çalışanına dönük masasıyla odanın öteki ucunda oturur. Küçük patron başka projeyle ilgilenir, onunla nadiren çalışırım.

Büyük patron 10’a doğru gelir. Gelir gelmez masamın hemen arkasındaki kapıda belirip 1-2 dakika sessizce durur. Sürprizlerle dolu bir insandır. Hemen her sabah şöyle şeyler söyler : ‘Sen orayı çiziyorsun da ben o bloğu dün gece yeniden tasarladım.’ Yanıma tabure çeker, heyecanla anlatır.

Bu sabah da adeta projeye baştan başlıyoruz. Saat 10.30 gibi işler biraz netleşiyor. İki insan gücünde çalışırsam bu akşam, üç insan gücünde çalışırsam haftasonum da bana kalacak.

Bazı günler otoket benim çilekeş katırım, bazı günler emektar dokuma tezgahımdır. Aramızda duygusal bir bağ var. Patronlar bizi boş işlere birlikte sürerler. Bir nevi kader ortağımdır. Üç gün görmesem özlerim. Kötü kullanana darılırım. Mühendisin ona karşı takındığı umursamaz tavır canımı sıkar.

Şu ofiste saatler geçiyorsa otoketim sayesindedir. İş arkadaşlarım çalışırken konuşmaz, konuşanı da sevmezler.

Öğlen arasında konuşurlar. Ekseriyetle patronları çekiştiririz. Öğlen araları devre arası gibidir. Taktik geliştiririz. Sabah olan biteni değerlendirip öğleden sonra ve önümüzdeki günler için pay çıkarırız. Yalnız üstümüze düşeni, yalnız bir (1) insan gücünde yapmak üzerine uzlaşırız.

Bu hafta her hafta olduğu gibi kritik. Büyük patron öyle diyor. Daha 1. katı mı çiziyoruz, o cuma günü için bütün paketi teslim edeceğiz diye söz vermiş. Her hafta söz verir, her hafta cayar, bizim buna inanmayı sürdürmemizi bekler.

Büyük patron cumaları ve akşam 18.25’i çok sever. Bu zamanlarda çok yaratıcıdır, aklına hep daha iyi çözümler gelir. Daha iyi çözümler ona göre ‘alt tarafı iki mirror bi stretch’, bize göre fazla mesai olduğundan saat 18.20 oldu mu bizi bir korku alır. Kimimiz mutfağa kimimiz tuvalete kaçarız. Ama ofis küçük kadro büyük olduğundan birileri mutlaka yakalanır. Yakalanmayanlar ve küçük patron, mesai sonunda ofisten çıkmak taşınması çok güç bir yükmüşçesine, omuzları devrik, sessizce giderler. Yakalananlara -işleri daha uzunsa- büyük patron kendi sevdiği pizzadan söyler.

Son saatleri; mesaiye kalmamı isterse ne cevap veririm, sonra o ne der, sonra ben ne derim, sonra nasıl kavga çıkar, sonra nasıl kapıyı çarpar çıkarım, daha da bu ofise gelmem, yarın sabah geç kalkarım, şöyle güzel bir çay yapar uzun uzun içerim, belki biraz kitap okurum, eylem varsa eyleme giderim, yoksa sokaklarda dolaşırım, belki fotoğraf çekerim, akşam kesin bir basın açıklaması olur, olmazsa da dışarı çıkarım, gece de çalışırım, ertesi sabah da geç….. diye hayaller kurarak geçiriyorum. 18.25, büyük patron yaklaşıyor. Elinde bir eskiz kağıdı. Acaba, diyor, şöyle yapsak daha mı iyi olacak. Derin bir nefes alıp bakıyorum, neyseki bir şeyi gözden kaçırmış. Başlıyor yeniden düşünmeye, ‘yarın bakalım’ diyip kaçıyorum.

Acele edersem Yüksel’deki açıklamaya yetişebilirim diye kuruyorum. Dolmuş uçarak gidiyor. Ama açıklama çoktan dağılmış. Günün son enerjisi de boş sokağı görünce sönüyor.

Artık yapılacaklar belli. Eve gidilecek, yemek yenecek, şöyle bir oturmaya kalmadan uyku yanaşacak. Rüyanın içine düşerken hızlıca bir zoom extents yapacağım, tam elim purge’e gidecekken birden bir hareketlilik göreceğim. Ekranın bilmediğim bir karanlığından Uykusuzlar hareketi kocaman, renkli, saykodelik bir pankartla yaklaşacak. Daha bu sabah asıklar asığı olan yüzlerinde pırıl pırıl bir öfkeyle, yaşamlarını geri almaya yürüyecekler. F8’le hızlıca orthoyu kapatıp kahkahalarına katılacağım.

 

 

Yazar dt