Mezuniyet sonrasında bir dizi iş görüşmesinin askerlik-tecrübe gibi engellerden dolayı sonuçsuz kalmasından ve sonrasındaki bir işsizlik döneminden sonra bulduğum ilk iş bir Güney Afrikalı maden şirketinde oldu. Şirketin Malatya kırsalında bir şantiyesi vardı ve yerli ortaklarıyla Türkiye’de maden sektörüne girmişlerdi. Adını daha sonra büyük projelerde katlettikleri ormanlarla duyacağım “yerli ortaklar” şantiyede daha çok tercümanlık yapmak üzere birini arıyordu ve üyesi olduğum meslek odası üzerinden bağlantı kurmuştuk. Yaşadığım şehri terk etmek istemesem de başka bir alternatif olmadığından ve çalışmak zorunda olduğumdan işi kabul ettim. Şantiye koşullarında çalışmanın zorluğunun yanına bir de çok uluslu bir şirkette yabancılarla çalışmanın zorluğu eklenmişti. Ayrıca sonradan öğrendiğime göre şantiye ben gitmeden birkaç hafta önce gerillalar tarafından ziyaret edilmiş. Yöre halkının şikayetleri aktarılmış. Tabi bu durum şantiye içinde bir gerginlik yaratıyordu.

Bir başka gerginlik kaynağı da şirketin beyaz/mavi yaka ayrımıydı. Şantiyedeki ilk günümde kahvaltı için yemekhaneye gitmiştik. Yöneticiler, mühendisler işçilerden ayrı bir bölümde ayrı bir masada oturuyordu. Dağın başındaki şantiyede küçücük konteynırdan oluşan yemekhanede bile hiyerarşi bozulmamıştı. Masaya oturduk, tabaklarımız önümüze geldi. Yanımda oturan arkadaşım , “herkes ne yiyorsa ben de ondan yerim” diyerek yemeyi reddetti. İşteki ilk günümde bir boykotun içindeydim! Tedirgin olmanın yanında içten içe de seviniyordum. Yerli-yabancı bir sürü ırkçı-faşistin olduğu bu dağın başında doğru düzgün birileri de vardı.

Zaman geçtikçe çalışma yaşamının alışılmış sorunları da kendini göstermeye başladı. Önce işçilerin yemek ve yol yardımı kesildi. Daha sonraları maaşları gecikti, eksik ödenmeye başladı.  Sonraki aşamada sıra “beyaz yakalılara” gelecekti.  İzin kullanmadan aylarca çalışan arkadaşlarımız vardı. Şantiyede mesai kavramı yok, gündüz saha çalışmaları yapılır, akşam ofis çalışmaları. Çalışmadığınız zamanlarda da işten konuşursunuz.  Şantiye yaşamında şirket mesai süresini değil de hayatınızı alır sanki. Sıradan bir ofis işinden farkı mesainin aslında uyku saatleri hariç hep devam etmesidir.

Yaşanan tek çelişki zamanımızı ya da emeğimizi sattığımız patrona karşı değildi. Yaptığımız işin kendisi doğanın tahrip edilmesine dayanıyordu. Madende işletmeye dönük kimyasal prosesler olmamasına rağmen,  faaliyetler yine de çevreye ciddi zarar veriyordu. Yöre halkı özellikle çıkan tozdan, köylerin arasından geçen kamyonlardan ve dinamitle patlatmalardan şikâyetçiydi.

İşe başlamamdan birkaç ay sonra şirket madendeki faaliyetini durdurdu ve maaş ödeyemeyeceğini açıkladı. Eğer birkaç ay beklersek başka projelerin söz konusu olduğunu, uzun vadeli düşünmek gerektiğini vs. söyleyerek işe ara verildiğini açıkladı. İşten çıkarıldınız demek yerine böyle bir yol izlemişlerdi.

Birkaç kez daha benzer şirketlerde deneyimlerim oldu. Bu deneyimlerden çıkardığım sonuç öğrencilikten itibaren yüklenen “mühendis” mitinin çalışma yaşamında karşılığı olmadığıydı. Mühendis olarak girdiğim işlerde, şoför, tercüman,  vs. her işi eğitimini aldığım işten daha fazla yapıyordum.  Lisans eğitiminin verdiği “mühendis”  kimliği çalışma yaşamında silikleşiyor, yitiyordu.  Mesleki niteliksizleşme ücretlere de yansıyordu.

Özel şirketlerin güvencesiz, esnek çalışma koşullarından bıkan her çalışan gibi kamu kurumlarının görece güvenli ama ücret açısından mütevazi dünyasına girmeye karar verdikten sonra küçük bir kente atandım. Yaygın kanının aksine kamuda beyaz yakalı olarak çalışmak küf kokulu binalar, aynı eskimiş mobilyalar ve uzun sıkıcı boş saatlerden oluşmuyor. En azından benim deneyimim böyle olmadı.  Özel sektöre göre daha az yoğun olsa da benzer sorunlar burada da kendini hissettiriyor. Hatta başka özgün sorunların da yaşandığını görmek mümkün.  Kamuda çalışma “bordro mahkûmu” deyimine uygun düşüyor. Özel sektör çalışanlarından farklı olarak çalışılan işe, kuruma göre de kamunun değil de siyasal iktidarın çalışanı olmanız bekleniyor.

Kamu görevine il afet müdürlüğünde başlamıştım. Mühendis kadrosuna atanmıştım.  Kurumun heyelan, sel gibi doğal afetlere önlem almak gibi tanımlı görevlerimiz olsa da afetlerden sonra hasar tespiti ve yapılacak yardımların belirlenmesi gibi işler yapıyorduk. Kamuda çalışmak hiç anlatıldığı gibi rahat değildi. Afetlerden sonra evini bazen yakınlarını kaybetmiş insanlarla uğraşmanın zorluğuna yanında mesai saatlerinin uzaması gibi durumlar ekleniyordu. Yardımların siyasal iktidara yakınlık derecesine göre yapılması, yardımların bir politik araç olarak kullanılması gibi durumlarla karşılaşıyordum. İtirazlarım görev yerimin değişmesine neden oldu. “Geçici görevlendirme” ile evime bir hayli uzak olan,  başka bir kuruma gönderilmiştim. Özel sektörün güvencesizliği kamuda da kendini sürgünler, soruşturmalar, geçici görevlendirmeyle durmaksızın yer değiştirmeler olarak gösteriyordu.

Yeni görev yerimin de kamu kurumu olmasından dolayı işlev açısından önceki kuruma göre çok farkı yoktu.  Hatta yerel yönetim olduğundan özlük hakları açısından daha avantajlıydı. Büyükşehir yasası çıktıktan sonra bu haklar budandı. Kurumda yetkili sendika Memur-sen’di. Bu hakları almakla ilgili herhangi bir girişimde bulunulmadığı gibi sendika temsilcileri siyasal iktidara yakın olmasını kullanarak farklı kurumlara geçti. “Torpili olmayan” onlarca kişi ise gelirlerinde ciddi bir azalmayı yaşadı. Yanlış sendikada “örgütlü” olmak böyle bir sonuca neden olmuştu. Kamu güvencesi miti de böylece benim açımdan bitmişti.

Çalışmak farklı biçimlerde de olsa aynı ve içinde yaşadığımız dönemin dayattığı durum, işimizin, gelirimizin, sağlığımızın ve hatta hayatımızın güvencesizliğidir. Dokuz-altı yollarında, gündelik yaşamda unuttuğumuz kanıksadığımız yanılsama bu durumun değişmez olduğu algısı. Bu durum biraz Kafka’nın “Dönüşüm” ündeki Gregor Samsa’yı hatırlatıyor.

Bugünlerde ise iş arkadaşlarımla bir çıkış yolu arıyoruz, örgütlü bir mücadele ve onurlu bir gelecek için.

Yazar dt