Yedide çalıyor saatim. Kırkaltıda servise biniyorum. Servise yürürken yolda her gün aynı saatte evden çıkan insanları görüyorum. İnsanların çalar saatle uyanmasıyla ilgili bir paragraf hatırlıyorum:

“bu ülkede insanlar sabahlara saygı göstermiyorlar. uykularını bir balta vuruşuyla kesen bir çalar saatle kendilerini kabaca uyandırtıyorlar ve hemen uğursuz bir aceleciliğe bırakıyorlar kendilerini. bir şiddet hareketiyle başlayan bir günün daha sonra ne olabileceğini bana söyleyebilir misiniz? çalar saatlerinin her gün küçük bir elektrik şoku geçirttiği bu insanların başına ne gelebilir? her gün şiddete alışıyorlar ve her gün zevki unutuyorlar. bir insanın yaradılışını oluşturan, inanın bana, bu sabahlardır.” (Milan Kundera)

Servise binince günaydın diyorum kimse cevap vermiyor mesela, aynı şekilde ofiste de… Sanırım herkes bir miktar gergin.

Benim mühendis olmam aslında kadın olmamdan gelir. Kadınlar onu yapamaz bunu yapamazdır, o nedenle. Bu yetersizlik hissidir beni tetikleyen. Sonra çalışmaya başlayınca fark ettiğim; beyaz yaka da hep yetersizdir aslında. Günde on saat çalışsa onbir saat çalışan vardır. Cumartesi çalışsa pazar iş çıkar. İngilizce bilse Almanca gerekir. Aslında şirketlerin bu kadar teknik bilgiyi anlayacak ya da önemseyecek algısı yoksa bile olsun bilmek gerekir. Bi gün bu işten ayrılıp daha iyisini bulacağın ümidiyle bilmek gerekir. Daha iyisinin bir yerlerde olduğu muhakkaktır.

Ama fabrikada çalışmam gerçekten bir gün bir şey değişecekse buraları tanımam gerektiğini öğrendiğim için. Bu nedenle de uzun bir işsizlik sürecim oldu benim, ofis çalışanı olmayayım diye, kendi istediğimi seçeyim diye. Pişman oldum bu seçimime. Kriz de vardı mezun olduğumda, bazı görevlere de kadın olduğum için tercih edilmedim. Bundan faydalanan, mezun olduktan sonra ilk girdiğim işyerinde 900tlye sigortasız olarak başladım (üç ay bu böyle devam etti). Ama acayip teknik bi işti, fabrikaydı. Ne avuntu ama! Haftada altı gün çalışıp yedincide mesai yapardık. İlk maaşımı 250tl olarak elden verdiler. Kalanı şirket parası olunca verecekti. İşçilerden sorumluydum üstelik, onlar da alamadıkları için parayı benden soruyorlardı, yemeği evden herkese makarna götürmek şeklinde hallettiğimiz çoktu. Ama para konusunda bir şey yapamıyorduk, işin kötüsü öyle işsizlik vardı ki, herkes faturasını ödeyebilecek kadarına razıydı. Ben de işsizliğin tadını bildiğimden, tecrübesiz statüsünü atlatmayı bekliyordum. Hakikaten bu kadar ezikliği ne ara sindirmişim?

Sonra bi gün daha fazla dayanamayacağıma karar verdiğimde kaçışı üniversitede buldum. İleri seviyede teknik bilgisi olduğu söylenen bir hocanın yanında projede çalışacaktım. Sigortam da olacaktı üstelik. Konular konuşuldu, sözleşmeler imzaladı. Sonra hoca vazgeçti bir anda. Çünkü üst düzey akademik bakış açısıyla bana vereceği ücrete iki kişi çalıştırabileceğini keşfetmişti. İkisi de İranlıydı ve burada okumaya çalışıyorlardı. Hocanın yüzüne hakaret etmekten başka bir şey yapamadım. O da özür diledi ve bana referans olacağını söyledi. O kadar kolaydı onun için, zira paradan başka bir şey umurunda değildi. Ben yüksek lisansla kendimi oyalarken, bir yandan da meslek odasının bana bulduğu günübirlik işlerle, bir süre daha devam ettim.

Şimdi patronunun ’Benim Bursa’da arkadaşlarım 1000tlye adam çalıştırıyor, bizimkiler neden bu kadar pahalı’ dediği bir şirkette çalışıyorum. Çok da pahalı değilim hani! Sadece bir gün ben ve benle aynı dönem başlayan arkadaşlarım, birkaç ay süren, son zamanlarına vardığında iş bırakmaya dönen bir iş yavaşlatma yaptığımızda şimdiye kadar kimseye verilmemiş bir zam aldık, ona rağmen çok bi para etmem. Heyecanlıydı o günler, gizli gizli konuşuyorduk, çoğumuz işten ayrılmak istiyordu, bu durumda napılması gerektiğini bilmiyor, bir yer bulmadan bırakacak resti çekmeye cesaret edemiyorduk. Sanırım bu cesaret de bir seneyi geçtiği halde zam alamayan işçilerin, tuvalet kapılarına makina kapatma çağrısı yaptığı haberi geldiğinde ‘ya faydalı olursa’ ışığının yanmasıyla geldi. Kaybedecek pek de bir şey yoktu hani. Bir de tabi ofisteki diğerleriyle arkadaş olmaktan, güvenmekten kaynaklı desteği de hissediyor insan. Gerçi o gerilimde işçileri yatıştırmak yine aynı dertten muzdarip üretimde çalışan mühendis arkadaşlara düşmüştü. Ne dediler acaba, ‘bak bende de yok, sesimi çıkarıyor muyum?’ gibi bir şey mi?

Hazirandan önceydi o günler. Aynı gerilim belki de işte, evde, her yerde birikmişti. Haziran geldiğinde sokaktaki o kargaşanın verdiği umudu unutamam. En güzeli orada sokakta, işte yan yana olduğumuz, ama asla kimsenin kimliğini o güne kadar açık etmediği insanlarla karşılaşmaktı sanırım. Ve o sessiz düzenin, mutsuz sessizliğin yarıldığını görmekti. Tanıdık tanımadık pek çok insanın aynı dertten muzdarip olacağını fark etmekti. İnsanı en çok yalnız olma hissi umutsuzluğa sürüklüyor sanırım. Kendi başımıza bir şey yapıp, birey olacağız derken, başkalarının yaşama, varolma çabalarını gözden kaçırıyoruz. Bu yalnız olma hissiyle kimliğimizi açık edemiyor, ya başka kimselere dönüşüyor ya da mutsuzluğu kabul ediyoruz.

Bugün dışarıda güneş vardı, çıkıp biraz yürümek istedim. Ama bizde mesai saatinde ofis ya da fabrika dışında olmak yasaktır. Vakitler boşa gitmesindir. Ofisin penceresinden de bakabilirdim aslında, yirmi kişi aynı yerde ve camları ışığı kesmiş bir ofiste olmasaydık. Bu yürüyüşü yapamadığım için haftada bilmem kaç saat spor salonuna gitmem gerek sanırım.

Ve yanımda getirdiğim çiçekler burada yaşamıyor. İnsanlar yaşıyor işte. Hem de çok vakitler. Birbirlerine kaş çatarak, kim olduklarına dair hiçbir şekilde açık vermeyerek yaşıyorlar. Ama ben biliyorum başka türlüsü mümkün, umudumu kaybettiğim anlarda başka biri omuz veriyor, var ve birlikte yapabileceğimizi biliyorum.

 

Yazar dt