“Ve insanların hayatına nasıl devam ettiğini anlayamıyorum.” yazmışım 2011 yılında ilk işe girdiğimde hep yanımda tuttuğum not defterime.

İlkokul vardı, “anadolu lisesi” telaşıyla hatırlamadığım, belli bir tempoda, yönlendirilmiş belli adımlarla 7 yıl geçti. Üniversiteyi kazanmak vardı sırada. İlk yıl istediğim gibi olmadı. 2. yıl sonunda “Güzel İzmir”. Üniversitedeyim. Bölüm peyzaj mimarlığı. Bu sırada âşık oldum, üzüldüm, sevindim, gezdim, öğrendim. 4-5 yıl bitti. Ve mezuniyet, hoop kepleri attık. Ve kepler aşağıya düşerken sis bulutu da ardından indi… Önümde kocaman bir belirsizlik beliriverdi. Durmadan ilerlemem gereken etaplar bitmişti şimdi iş bulup çalışmak vardı sırada. Ama bu eylemi ömür boyu geçinebilmek için yapacaktım zaten o yüzden imkân varken yurtdışına gitmeli, yeni yerler, insanlar da görmeliydim. Ve bingo! Sonunda anneme babama yakarıp, yol masraflarımı karşılayıp yurtdışına gittim. Çalışmam gerekiyordu. Garsonluk yaptım. Diplomalı garson İngilizlere hizmette. Olacak iş değil, yeter! dedim ve 1 yıl sonra güzel ülkeme döndüm. Artık ingilizce sorunumu da halletmiş, tam donanımlı dönmüştüm ve iş başvurularına başladım. İstanbuldayım! İlk 2 görüşmemden geri dönüş olmadı. Çok şaşırdım bu duruma. Tabi ümitsizliğe kapıldım. Panik oldum. Bir yandan artık aileme yük olmak istemiyordum sonunda 1000 TL + Mavi karta işe başladım. Ama zam yapacaklarını söylemişlerdi 2 aya. Ne de olsa yeni mezundum. Çok şey öğrenecektim oradan. Evet, öğrendim de. Hayatın hiç de ailenin yanındaki gibi olmadığını, işin ise hiç de üniversitede öğretilenlerle alakası olmadığını öğrendim. Her şey paraya endeksliydi. O entelektüel cümleler, o yaratıcı tasarımlar hiç işime yaramıyordu. Belki kendimi pazarlama konusunda olabilir ama onu da henüz beceremiyordum. 1 yıla bir hafta kala işten çıkarıldım. Tazminat talep edemedim bile. Patronum ve eşinin kavgaları, ustalar ve işverenin anlaşmazlıkları arasında geçiş elemanı alt sınıfla, burjuvaziyi buluşturan kişi olarak 1 yıl sonra hem çalışmaktan hem de İstanbul’dan çok yorulmuştum. İstanbul’dan ayrıldım.

Ankara’da iş başvurularına başladım, daha basit bir işe girdim. Evim, işim yakındı. Yaptığım iş milyonluk inşaatlarda şantiyecilik ya da projelendirme de değildi. Dolayısıyla kafam rahat olacak diye düşünmüştüm. İngilizcem de sonunda işe yaramıştı. Elçilikte Bitki bakım danışmanı olarak taşeron bir şirkette işe başladım. Her şeyin taşeronlaştığı bu devirde taşeron firmada çalışmanın zorlukları bu defa karşımda. Yine çok az ücret. Ama ne yapsın patronum da bana dert yanıyor bir yandan, ihaleyi zor almış, vergiler çok yüksekmiş, işçiler daha ne istiyormuş… Nasıl zam isteyeyim şimdi. Üstüne patronun dert ortağı olduk bir de.

Ancak ay sonunu getirdiğim maaşım tak edince canıma, bu sefer yine o büyüüüüük projelerin yapıldığı, küçüüüük şirketlerden birine girdim. Küçük şirketten kastım; asgari ücretten yatırılan sigorta, elden alınan maaş, sıkıntılı izin günleri ve tabi ki mesai demekti. Ama değerdi, sonunda mesleğimi gerçekten icra edebileceğim işler geliyordu. İnsanın babası milletvekili olunca güzel projeler geliyordu. Üstelik tesadüf patronlarım benimle aynı yaştaydı! Kimilerinin daha fazla ayrıcalıklara sahip olarak doğduğu gerçeğiyle karşı karşıyaydım. Tam o sırada gezi patladı. Tüm o sokağa çıkan insanlar isyan ediyordu sonunda. Kimisi iktidara, kimisi haksızlıklara, kimisi de benim gibi sisteme. Ben bu sırada her gün iktidarda babası milletvekili olan patronumun yanında çalışmaya devam ediyordum, asgari ücretten yatan sigortam ve artan ücretsiz mesailerimle…

Bu böyle olmayacak, idealistlik de bir yere kadar dedim ve ben de teslim oldum. Eller havaya KPSS geldi! İşi bırakıp, dersaneye yazıldım ve ilkokuldan beri öğretilen Osmanlı Devleti’ne, işçi ve havuz problemlerine tekrar merhaba dedim. İddialıydım! Bu sefer bir ÖSS tramvası gibi olmayacaktı bu sınav. Daha tecrübeli daha sakindim hayatta artık. Memur olup, ben de sosyal hakları ve haftasonu izni olan, maaşı çalışma koşullarına göre daha iyi olan bir iş sahibi olacaktım. Tabi bu sırada geçinmem de gerekiyordu. Zamanında sosyalleşecek vaktim vardı ve lisanslı sporcuydum. Arada verdiğim yüzme derslerinden üç-beş para kazanıyordum ve tabii ki yine baba kapısında dileniyordum. 6 ay böyle geçti. Sonuç yaklaşık 2500 kişi arasında 35.yim. Ancak devletin 5 tane peyzaj mimarına ihtiyacı vardı. Olmadı.

Tekrar bir firmada işe başladım. Bu sefer maaşım daha iyiydi, mesai ücreti bile veriyorlardı, iş kanununda geçen rakamlar olmasa da ve yine sigortam asgari ücretten yatsa da “buna da şükür” diyecek hale geldiğimden kabul ettim. Patronum bu sefer de siyasetten dine pervasızca konuşan biriydi. Onun için işin niteliğinden ziyade çabuk ve sorunsuz bitmesi önemliydi. Muhafazakâr söylemlerine maruz kalmamın yanı sıra en çok duyduğum cümleler artık “ne zaman biter?” ve “Akşama ne yersiniz arkadaşlar?”dı. TOKİ denen kuruma çizdiğimiz projeler ve iş yerindeki bu baskıcı tavır beni yine hayattan soğuttu. Sorgulamalarım hiç bitmedi. Bitemedi. Neden okudum ki 4 yıl? Ne işe yaradı? Neler düşlemiştim, elimde ne var?

Günlerden pazartesi bugün mesai saatlerinde sokakta yürüyorum. Güzel havayı bilgisayar karşısında patronumun dırdırıyla geçirmedim. Cv mi güncelleyip, başvurular yapıp, tekrar kendimi pazarlamam, tecrübelerimi kanıtlamam gerekecek. Ne için?

Günlerden pazartesi bugün mesai saatlerinde sokakta yürüyorum. Yine işsizim.

 

 

 

Yazar dt