Bugün işte son günüm… Aylardır canımı burnumdan getiren o kadından nihayet kurtuluyorum.

Daha önce çalıştıkları işyerlerini “daha beteri olamaz!” diyerek anlatan arkadaşlarıma hep “hepsinin birbirinin aynısı olduğunu” söylerdim! Sonuçta patron patronluğunu yapacaktı elbette… Asıl mesele bizde idi. Biz işçiliğimizi yapabiliyor, hakkımıza ve geleceğimize sahip çıkabiliyor muyduk? Asıl sorulması gereken soru işte bu idi bence.

Ama burada, yani birkaç saat sonra kurtulacağım bu cehennemde tüm lafları yuttum birer birer. Evet, hepsi patrondu, ama bu başka bir şeydi gerçekten. Sürekli daha fazla iş, daha hızlı iş baskısını zaten biliyorduk. 3 gün ofisten hiç çıkmadan çalışmaya, mobinge de alışmıştık hani. Ama kızının özel şoförlüğünü yapmak, köpeğini gezintiye çıkarmakta nesi?

Tüm bunların illa size yapılması da gerekmiyor öfke duymanız için. Yanı başınızda birileri sürekli aşağılanıyor, hor görülüyor. Kalkıp suratına tükürmemek için zor tutuyorsunuz kendinizi. Yumruğunuzu sıkıyorsunuz, dişinizi sıkıyorsunuz, ama kalkıp o hak ettiği şeyi yapamıyor insan işte. Kapıyı vurup çıkmak o kadar kolay ki… Ama o borçlar, krediler yok mu işte insanı bağlıyor böyle bir cehenneme…

Geriye tek bir seçenek kalıyor, daha iyi bir iş bulana kadar (tabii varsa) dişini sıkmaya devam etmek, en azından yanındaki insanları bu kadar ezik davranmamaları için uyarmak ve sana aynısını yapamaması için mesafeyi korumak.

Tabii bir de bir araya gelmek, örgütlenmek var. Ama 4 kişinin çalıştığı bir ofiste bunu nasıl yapabiliriz ki? Sadece sayının azlığı olsa keşke mesele. 6 ayda nihayet kaçacak bir yer buldum. Ama sevgili patronumun övündüğü “20 yıllık kurumsal şirket”te daha ikinci ayımda en eski “personel” oldum. 6 ayda 4 sekreter, 3 muhabir eskittim. Ha, bu arada son iki haftadır yeni bir sekreter de bulamadı. O da gelmiş olsaydı 5. sekreteri de görecektim 6 ayda.

Dedim ya, bugün bitiyor. Derginin yeni sayısını biraz önce matbaaya bıraktık. Biraz sonra işyerine son kez, pardon sondan bir önceki kez (ne de olsa maaşlarımızı dergi çıkmadan alamıyoruz, parça başı mı çalışıyoruz, aylıklı mı o da belli değil) gidip sevgili patronumla vedalaşacağım. Yeni işime başlayana kadar en azından birkaç gün özgürlüğün, sokakların tadını çıkaracağım.

Yıllardır özlemini duyduğumuz özgürlüğün, hani şu kaldırım taşlarının altında olan…

Cumartesi sabahı… İşyerindeyim. Yapacak iş var mı derseniz yok!… Ama sevgili patronumuz hafta içleri nerede ise 60 saat çalışmamıza rağmen Cumartesi günleri de ofiste olmamızı buyurmuş vakti zamanında. Bilgisayarı açıyorum. Bari hazır ofis de sakinken biraz haberlere göz gezdireyim diyorum. Sayfalar birer birer akıyor gözümün önünden.

Ankara, İstanbul, İzmir, ülkenin dört bir yanında yüzbinlerce insan sokaklarda. Yıllardır içimizde biriken öfke sel olup akıyor, kaldırım taşları altındaki özgürlük, kaldırım taşları ile birlikte tomaların üzerine yürüyor…

Hemen çağrılara bakıyorum. Öğleden sonra için Kızılay çağrısı var. Özgürleşen Taksim’in yanına Kızılay’ı da özgürleştirmeye çağırıyorlar her yerden. Yerimde duramıyorum. 6 ay sonra bu lanet edilesi işyerinden kurtulmanın huzuruna bir de özgürlüğün kokusu ekleniyor.

İşyerinden çıkıp yavaş yavaş Kızılay’a doğru yürüyorum. Bir yanda benimle aynı sakinlikte ama aynı hedefe yönelen insanlar topluluğu, bir yandan dün akşamdan sokaklarda olan, özgürlüğünü kokusunu bizden önce alan, Kızılay’ı zaptetmek için son hazırlıklarını yapan insanlar… Kızılay’a yaklaştıkça kalabalık artıyor. Eylem çağrısına daha saatler var, oysa tüm sokaklar şimdiden dolup taşmış. Belli ki özgürlük için kavga çok daha erken başlayacak.

Hepimizin bildiği o hikayede Akay’dan adım adım Kızılay’a yürüyoruz. Sistemin dayattığı tüm korkular, tüm bencillikler artık tuzla buz olmuş. Onbinler omuz omuza yürüyor düşmanın üzerine… Önümüze sürdükleri polislerin yüzlerindeki şaşkınlığa gülmemek elde değil. Kolay değil tabii. Yıllardır alışmışlardı istedikleri gibi üzerimize yürümeye. Ama işte şimdi sıra bizde. Yürüyoruz üzerlerine. Birkaç gün sonra ise gözlerinde gördüğümüz o şaşkınlığı gazetelere yansıyan telsiz konuşmalarında okuyacağız. Kalabalığız, ama o anda bile gerçekte neler olup bittiğinden haberimiz yok. Herkes bizim yanımızda sanıyoruz. Ama kuşatmışız işte Kızılay’ı dört bir yandan.

Dakikalar, saatler saniyeler gibi geçiyor.

En sonunda o öfkeli kalabalıkla baş edemeyeceklerini anladıklarında geri çekiliyorlar. Kızılay Meydanı’ndayız. Birbirini tanıyan, tanımayan herkes birbirine sarılıyor, biber gazı ile dolu havadan özgürlüğü çekiyor herkes ciğerlerine. Zaferin tadını çıkarıyor.

Gece yarısı ani bir saldırı ile üzerimize geldiklerinde ondan sonraki günlerin seyri de anlaşılıyor. Meydanı elimizde tutamayacağız belki, ama her gün yeniden zapt edeceğiz o meydanı…

İşte bugün, o büyük isyanın üçüncü günü. Ve ben yeni işime başlamadan o özgürlük kokusunu daha ne kadar içime çekebileceğimi hesaplıyorum durmadan.

Dedim ya… Dakikalar, saatler saniyeler gibi geçip gidiyor. Marx’ın söylediği gibi “20 yıla bedel ginlerdeyiz!” belli ki. Çoktan Perşembe oldu bile. Ve ben daha özgürlüğün kokusuna doyamadan yeni hapishaneme yol almalıyım artık. İşsizlik zor. Bende mecbur hayata devam etmeliyim.

Ama kim bilir belki özgürleşen sadece meydanlar olmaz. Bu hapishaneleri de özgürleştiririz belki… Ne de olsa gücümüzün farkına varmaya başladık değil mi?

Bir yandan bunları düşünürken bir yandan çevremde akıp giden o sıradan hayata bakıyorum. Sahi şu yanımdan kravatını sokakta bağlayarak yürüyen adam dün akşamki çatışmada yanımda değil miydi? Belli ki hapishanelerin özgürleşmesine daha zaman var. Beni de yeni bir esaret bekliyor.

Bu sefer kurumsal bir yerde çalışacağım. Evet, yine gecem gündüzüm, hafta sonum olmayacak, ne de olsa daha ilk günden imzayı çaktım sınırsız mesaiyi kabul ettiğimi yazan o kölelik sözleşmesine…

Ama “sokaklardaki özgürlük kokusu belki az da olsa dolmuştur buraya da” diye düşünüyorum binaya girerken. Sadece ofis binasında 200’e yakın insan çalışıyor. Demek ki burada bir araya gelebilsek bir şeyler değiştirebiliriz gerçekten. Daha kimseyi tanımıyorum, ama yürüteceğimiz sendikalaşma çalışmasının hayalini kuruyorum üzerime çöken karanlığa inat.

Çalışacağım ofise geçiyorum. Burada beş kişi çalışacağız. Tanışma faslında merakla bakıyorum insanlara ciğerlerimdeki özgürlük kokusunu paylaşan başka kimse var mı diye…

Çok geçmeden anlıyorum. Özgürlük kokusunu değil ama biber gazı kokusunu paylaşıyoruz yeni iş arkadaşlarımla. Çalıştığımız bina Kızılay Meydanı’na sadece 100 metre uzaklıkta. Gaz kokusu anında ofisin içine doluveriyor. Ama insanlar sadece akşam eve nasıl gideceklerini konuşuyorlar. Sonra “Olsun!” diyorum kendi kendime. “En azından sokakta yaşananlara düşmanca bakmıyorlar!”

Bilgisayarımın başına geçiyorum. Yapılacak işlere bir göz attıktan sonra ufak bir kaçamak yapıp internette neler olup bittiğine bakmayı planlıyorum. O da ne! Bilgisayarlarda internet bağlantısı yok! Grafikerim, ama internetim yok. Hemen soruyorum gerekli görselleri nasıl bulacağımızı. Cevap net… Bölüm amirine söyleyecekmişiz istediğimiz görselleri, o kendi bilgisayarından bulup getirecekmiş. Bilgisayarlarda internet yasakmış…

Daha dün saatler saniyeler gibi geçiyordu. Şimdi sokaklarda ne olup bittiğini bilmeden geçen saniyeler saatler gibi geliyor.

Odada bilgisayarları öyle bir dizmişler ki, beraber çalıştığınız insanları görmek bile mümkün değil. Önünüzde bilgisayar ekranı ve arkasında koca bir duvar. Ofiste herkes kulaklığını takmış müzik dinliyor. Anlaşılan beni yine büyük bir yalnızlık bekliyor…

Amirimiz de geldi… Müjdeyi veriyor… Yeni dönemin kitapları hazırlanacağı için bol mesaili günler bizi bekliyor. Birkaç hafta 10’dan, 11’den önce çıkamayacakmışız, tüm planlarımızı ona göre yapmalıymışız… “Ama” diyesim geliyor, susuyorum…

Dışarıdan bir gürültü geliyor. Yerimden kalkıp balkona koşuyorum. Sokaklar yine dolmuş. Sloganlar yükseliyor… Tabii çok geçmeden biber gazının kokusu da yayılmaya başlıyor. Yanımdaki herkes büyük bir merakla olup biteni izliyor. Ama ilginçtir kimse en ufak bir yorumda bulunmuyor…

İçeri giriyoruz. Yeniden bilgisayarımın başındayım. Bırakın sokağa çıkmayı, pencerenin yanına gidip olup bitenlere bile bakamıyorum. İçim içimi kemiriyor.

Yeni patronum beni büyük umutlarla işe aldı. Yapılan işi hızla öğrendikten sonra maaşıma doygun bir zam yapacak, beni de şef yapacakmış… Şeflikte gözüm yok ama zam olayı ne kadar erken olursa ben de borçlarımdan o kadar çabuk kurtulacağım hani. Hem daha önceki deneyimlerinden biliyorum, eğer ruhunuzu patronunuza satmadıysanız, ufak bir rütbe insanlara haklarını anlatırken, örgütlenmeye çağırırken işe bile yarayabiliyor.

Ama içim içimi kemirirken bu nasıl olacak. İşte şimdi en büyük soru bu kendime sorduğum. Daha ilk günden bu hapishaneden kaçmak istiyorum. Belki biraz zaman geçirsem, yanımdaki insanlara da bir şey anlatırdım ama şimdi yapayalnızım işte. Daha ilk günümde insanlara “Boş verin şimdi işi. Aşağıya inelim!” diyemem ki!

Hem saat 11 de oldu. İlk muharebe geride kaldı. Arkadaşlar bir kez daha Kızılay Meydanı’ndalar. Telefon da yasak olduğu için sadece ufak bir radyodan dinliyorum olup bitenleri. Bir de sigara içme bahanesi ile balkona kaçıp eğile büküle görmeye çalışıyorum meydanı. Ama birazdan bugünkü savaşın ikinci raundu başlayacak. Bir kez daha meydanı boşaltmak için saldıracak polis. Anonslar gelmeye başladı bile. “Kızılay Meydanı’nı kapatan grup… Size sesleniyorum…”

Yeniden bilgisayarın başına geçtiğimde bir anda siren sesleri gelmeye başlıyor dışarıdan. Ve yeniden yoğun bir gaz kokusu ofise doluyor. Ama artık herkes alışmış. Kimse yerinden bile kıpırdamıyor ofiste… Benim ise içimde büyük bir suçluluk duygusu. Ne aşağıda, dövüşenlerin yanındayım, ne de yaşananların haklılığını anlatabiliyorum yanımdakilere… Tek yapabildiğim yerimde oturmak ve bilgisayar ekranına boş gözlerle bakmak…

Birbirini tekrar eden bir hafta geçti bile. Etrafımdaki derin sessizliğin içinde neredeyse bende alışacağım dışarıda olan bitenleri umursamamaya.

Neyse ki, kimi günler bir parça erken çıkabiliyorum da, eve gitmeden kavganın son raunduna yetişebiliyorum. Önce kitle ile birlikte dövüşe dövüşe Tuzluçayır’a kadar çekiliyor, sonra araç kalmadığı için Esat’taki evime yürüyerek geri dönüyorum… Sabah mı? Hiçbir şey olmamış gibi işe gidiyorum tabii ki…

Sonra düşünüyorum. Daha kaç kişi saatlerce polisle kovalamaca yaşayıp sabah sanki o anlar hiç yaşanmamış gibi hapishanesine gidiyor diye… Ama daha çok da insanlar bu durumu nasıl kabul ediyor onu anlamaya çalışıyorum. Oysa bizi sokaklara döken diktatörlük işyerlerimizde yok mu sanki? Dahası o baş diktatör işyerlerimizdeki diktatörlükler zarar görmesin diye yapmıyor mu sanki yaptıklarını…

Peki, nasıl değişecek? Her gün sokaklarda bir ileri bir geri koşturmak bir yerde biteceğine göre bu diktatör nasıl gidecek, bu diktatörlük nasıl devrilecek? Onları can evinden vurmadan, ofislerde bilgisayarlarımızı kapatmadan, fabrikalarda şalterleri indirmeden nasıl diz çöktüreceğiz bu asalak takımına?

İşte günlerdir bunu düşünüyorum. “Bir şey yapmalı!” Ama ne? Daha doğrusu ne yapmak gerektiğini biliyorum da, ben kendi işyerimde ne yapabilirim? Patronum da eski kulağı kesiklerden. Diktatöre karşı insanları toplayıp birkaç saatliğine aşağıya indirsek bir şey der mi ki acaba? Ben yemeğimi yiyip bunları düşünürken yanımda oturan arkadaş karşısındakine daha geçen gün yaşanan bir olayı anlatıyor. Çalışanlardan biri ihbar süresini bildirmeden işten ayrılmış, bizim sevgili patronumuz işini gücünü bırakmış, 3 kuruşluk ihbar tazminatını işçisinden almak için her şeyi yapmış… Kendi kendime gülüyorum…. Ne bekliyordum ki! Patron, patron değil mi? Başka ne yapacaktı ki! Hem benim eski “solcu” patronum değil mi, diktatörün o gerici eğitim müfredatı için kitapları hazırlayan…

Yani yanımda güvenebileceğim tek bir kişi bile yokken işi bırakıp sokaklara çıkmanın tek bir şartı var… İstifa…

Dişimi sıkıp bir şeyleri değiştirmek için zaman mı kollayacağım, yoksa kredileri, borçları her şeyi boşverip sokaktan gelen ses kulak mı vereceğim. İşte son üç gündür bu düşünce ile çınlıyor beynim…

Dahası yarın Ethem’in cenazesi var. Dişimi sıksam en azından yarın için bir kaçış yolu bulabilir miyim? Tam 12 gündür sabah 8’den gece 11-12’ye kadar çalışıyoruz. Belki yarın için bir gün izin verirler. Eğer yarını atlatabilirsem biraz daha dişimi sıkabilirim belki. Dahası sıkmam gerekiyor. Sadece borçlar da değil artık mesele. Sokaktaki kavgayı işyerine taşımadan kurtuluş yok bu hapishaneden.

Başka yolu olmadığını bilerek çoğaldıkça, örgütlendikçe özgürlüğe daha da yaklaşacağımızı biliyorum, çünkü ARTIK KAVGADA BİZ DE VARIZ!

Yazar dt